Sarıkamış'ta Hayat Bir Başka / Yahya Karakurt

 

Sarıkamış'ta Hayat Bir Başka

 Bir ilkbahar günüydü.  Ahmet, arabasına binerek biraz gezmek istedi.  Sarıkamış Soğuksu mevkisine doğru ilerleyerek arabasını müsait bir yere park etti. Kırlarda yürümeyi seven Ahmet, yaya olarak yoluna devam etti.  Yolda yürürken aslında sıcak bir hava izlenimi vardı. Ama uzun süre dışarıda gezince esen rüzgâr buz keser gibiydi.  Şöyle bir etrafına bakan Ahmet büyük değişimi gördü. Yüksek tepeler,  kardan dolayı halen beyazdı. Tepenin güneye bakan taraflarda kardan bir eser yoktu. Kar sularının erimesiyle akan sulardaki ışıltı uzaktan insanın gözlerini kamaştırıyordu. Sanki yerde cam kırıkları vardı.  Eriyen kar suları yeni çıkan otların üzerinde o kadar temiz akıyordu ki insanın o suyu içesi geliyordu. Tabiattaki bu değişim Ahmet’te büyük bir hayranlık uyandırıyordu. Hele içinde dolaştığı o sarıçam ağaçlarının arasındaki kozalaklar ve ağaçların iğneleri ilginç bir görüntü veriyordu. Yörenin en önemli özelliklerinden birisi de çam ağaçlarıydı. Büyükleri, Sarıçamın çok değerli olduğunu söylerdiler.

Yaz ve kış boyunca buranın yeşil durması insanı büyülüyordu. Hele ki ormanda yürürken o temiz pak hava insanı büyüler adeta içine çekerdi.  Yaşama ilişkin temiz hava ciğerlerin bayram yapmasına vesile oluyordu. Büyük bir gözlemci olan Ahmet, fotoğraf makinesini yanına alıp hoşuna giden manzaraların fotoğrafını çekiyordu. Ağaçların sık olduğu alanlarda hala çamur vardı. Çamurda yürümek büyük bir hüner isterdi. Bir ayağın kaydı mı yürüyüş ahengin bozulur, bu da diğer adımın temposunu etkiler dengeni bozardı. Çamurun içine düştün mü zaten soğuk esen rüzgârın etkisiyle hasta olmamak elde değildi. Uzun bir yürüyüşten sonra yorulan Ahmet büyük bir taş gördü. Taşın üzerine oturarak dinlenmeye başladı. Taşın üzerinde doğal süngerimsi bir yapı vardı.  Küçük yaşta köydeyken bu süngerimsi yapılara tükürür, eline aldığı küçük taşla karıştırır ve elde ettiği sıvıyı kına olarak ellerine sürerdi.  Kendi kendine “Vay be! Nerede o eski günler “diye düşündü. Uzun bir süre taşa bakıp geçmiş günleri yaşar gibi oldu. O kadar yoğunlaşmıştı ki, sanki ellerini kına yakmış gibi kendini hissediyordu. Zamanın hayli geçtiğinin farkına vardı.  Yaşa, taşa ve başa oturma sözü aklına geldi. Hemen oturduğu yerden kalkarak yürümeye devam etti.  Taşın altında, hafiften bir kar yığınının olduğunu farkı etti. Karın üstündeki kirli tabakayı elinin içiyle aşağıya doğru sürükledi.  Alttan çıkan kar tabakası oldukça beyaz ve küçük kristal taneleri gibi gözüküyordu.  Bu kardan biraz avucuna alıp, yedi.  Bir avuç daha yedikten sonra gözlem yapmaya devam etti. Burada dolaşmak ona büyük bir zevk veriyordu.

 

Üzerindeki olumsuz tüm hava gitmişti. Ne kadar şanslı olduğunu biliyordu. Böyle bir yerde yaşayan biri doktora ihtiyaç duymaz, diye düşündü. Karın biraz aşağısında kar çiçeklerini gördü. Ne kadar güzel açmışlardı. Kış boyunca yağan karın ardından ancak böyle bir güzellik yetişebilirdi. Kardelenler,  ne de güzel süslüyordu etrafı. Bu kadar güzellikleri yaratan rabbine şükretmeyi de unutmadı.  “ Allah’ım ne kadar özenli yaratmışsın. Kışın, ölü gibi olan ağaç ve otları, ilkbaharda nasıl da diriltiyorsun.” dedi içinden.

Sonra fotoğraf makinesini çıkarıp birkaç fotoğraf daha çekti. Çektiği fotoğrafları, akşam, arkadaşı Murat’a gösterecekti.  Bu kadar gezme yeterdi; artık eve dönmeliyim, diye düşündü. Arabasına doğru yürüdü.  Yolda yürürken cep telefonu çaldı. Arkadaşı Murat, ondan kardelen çiçekleri toplayıp, getirmesini istemişti. Dönüp bir deste çiçek topladı. Sonra tekrar arabasına doğru ilerledi. Arabasına binmeden önce ayakkabılarını güzelce temizledi. Yürüdüğü zeminin bazı yerlerinde çamur vardı. Bu da ayakkabısını kirletmişti. Kars’a doğru uzanan dümdüz ovada ilerlemeye başladı. Sarıkamış’a girerken solda, Köy Hizmetleri binasını gördü. Amcaoğlu Mustafa Abisinin orada çalıştığını hatırladı. Arabayı uygun bir yere park ettikten sonra, girişteki bekçiye dönerek:

—Mustafa Bey işte mi? Diye sordu.

Bekçi dışarıda fazla durduğundan olsa gerek, yüzü soğuktan kararmıştı. Doğudaki rüzgâr esintisinden dolayı insan cildi, kısa sürede kurur ve kararırdı.  Bekçi, orta yaşta ince yüzlü, kısa boylu,  bağırarak konuşan birisiydi. Ahmet’e dönerek:

—Niye sordunuz, akrabası mısınız?

—Evet akrabasıyım.

— İçeride solda ilk odadadır; kendisi.

    Ahmet teşekkür ettikten sonra binadan içeri girdi.  Odanın kapısını çaldıktan sonra, “gel” diye bir ses duydu. Ahmet içeri girdikten sonra, Mustafa Abisi oturduğu yerden kalkarak, “Vay başımın gözümün üstüne geldin amcaoğlu.” dedi. Amcasının oğlu, akrabası ve çevresi tarafından çok sevilen biriydi. Yörede karayolu denince akla öncelikle o gelirdi. Özellikle şehir ve köy yollarında biriken karı temizler, kapanan yolları açardı. Yollar, onun sayesinde sürekli olarak trafiğe açık olurdu. Bir köyde yol kapanır ve acil bir durum olursa gece bile olsa yatağından kalkıp gider ve o insanlara yardımcı olurdu. Kışın karla savaşan bir Süpermen gibiydi. Yazın da durmaz, kardan dolayı yollarda oluşmuş çukurları onarırdı.  Amcasının oğlu Mustafa, şakalaşmayı seven, yardımsever, uzun boylu, yakışıklı biriydi.

   Mustafa Abisi, Ahmet’i çok severdi. Sarıkamış’ta iken sürekli görüşüyorlardı.  Ahmet bunları düşünürken, çaylar gelmişti; sohbet ise giderek koyulaşmaya başlamıştı. Uzun bir muhabbetten sonra, Ahmet, Mustafa Abisiyle vedalaşarak, tekrar yola koyuldu.

Arabasına binip Sarıkamış’ın içine doğru ilerledi. Ah Sarıkamış, kederli Sarıkamışım, 1915 yılında 90 bin şehitle anılan Sarıkamışım. Sarıkamış sadece bundan ibaret değildi. Biliyordu ki Sarıkamış’ın çok değeri vardı.

Yolun solunda Ruslardan kalma taş binalar mevcuttu. Çok sağlam yapılardı. Bir asırdır dimdik ayaktaydılar.

Sarıkamış’ın girişinde biraz ilerledikten sonra arabayı evin önüne park etti.  Evin kapısını arızalı olduğu aklına gelmişti. Kemal amca’nın yanına gitmeye karar verdi. Kemal amcası, odunu büyük bir aşkla işler, istediği şekle sokardı. Yörenin en ünlü marangozlarından biriydi.  Kendisi Karakurt nahiyesinin Karapınar köyündendi.  Çalışırken kendini işe kaptırır; kalemi kulağına takar, ardından tüm hünerini ortaya koyardı. Kapının üzerinde büyük bir tabela vardı. Tabelada ‘Karakurt Marangoz’ yazılıydı. İşyerinin kapısı açıktı, içeri girdiğinde Kemal amcası çalışıyordu. Yoğun bir günündeydi galiba. Çalışırken güzel hayaller kurmayı severdi.  Adeta İçinin güzelliği sanatına yansırdı. Bu duygu yoğunluğu içinde harika işler çıkarırdı.  Atölyenin içinde, hemen girişte sağda, küçük bir işyeri yazıhanesi vardı. Yazıhanenin sağında ise soğuk kış günlerinde yazıhaneyi ısıtması için, büyük bir soba vardı. Soba o gün yanıyordu. Ahmet sobanın yanına gitti. Biraz ısındıktan sonra, işe dalmış olan Kemal amcasına selam verdi.  İşe dalmış olan Kemal amcası, Ahmet’in selamı üzerine, işi olduğu gibi bırakıp,  Ahmet’in yanına geldi.

Ahmet, Kemal amcasının ellerinden öpüp, hal hatır sorduktan sonra, geliş nedeni ile ilgili konuya girdi.

—Kemal amca, evimin banyo kapısını değiştirmek istiyorum.

—Hay hay, bir ara gelir yaparım.

Ahmet, bunun üzerine Kemal amcasına teşekkür etti ve Kemal amcasıyla vedalaştıktan sonra evine gitti. Arkadaşı Murat’ı aradı. Murat geldiğinde, kardelen çiçeklerini kendisine verdi.  Ahmet’in aklına takılan bir soru vardı.

— Muratçığım bunları ne yapacaksın.

—Okula genç bir bayan öğretmen gelmiş ona vereceğim.

—Kardelen çiçeği yerine gül versene… Demek ki aşk meşk işleri… Seni gidi seni…

Murat, hafif bir tebessümle güldükten sonra, sebebi söyledi.

—Arkadaşım daha önce kar çiçeği görmemiş. Bende bunları ona götüreceğim. 

Ahmet arkadaşına, inşallah gönlünce birini bulursun dedi. Ne kadar iyi niyetli biri olduğunu biliyordu. Kaç yıldır birbirlerini tanıyorlardı.  Murat:

—Ahmet çektiğin resimler nerde onları görmek istiyorum.

—Hemen getiriyorum.

Dedikten sonra, Ahmet fotoğraf makinesini masanın üstünde alıp arkadaşının yanına oturdu çektiği resimleri gösterdi.

—Ne kadar güzel pozlar yakalamışsın.

 Ahmet’te işi abartarak:

—Ben bu işi zaten biliyorum.

Gerçi uzun süredir fotoğraf çekme üzerine eğitim almaktaydı. Fotoğraf çekmenin püf noktaları vardı. Onlara dikkat ettin mi her zaman en iyisini çekersin.  Girilen her ortamda yakalanacak çekilecek bir çerçeve vardır. Önemli olan o çerçeveyi yakalamaktır.

Muratla vedalaştıktan sonra günü dolu dolu yaşamaktan dolayı yorulmuş ve uykusu gelmişti. Yastığa kafasını koyduğu gibi uyuya kalmıştı.

Sabah uyandığında hızlı bir şekilde hazırlanarak işine doğru gitti. İşine giderken aklından abisini geçirdi. Yurdal abisi oradaydı. O yüzden seve seve işe gitmekteydi. Yurdal abisiyle beraber Sarıkamış ayakkabı fabrikasında çalışmaktaydılar. Ayakkabı fabrikası şehrin dışında bir yerdeydi.  Ahmet oraya vardığında arabasını park etti. İçeri girdiğinde Yurdal ağabeysi de yeni gelmişti. Yurdal abisi, teknik işlerle uğraşırdı. Kendiside üretim bölümünde çalışmaktaydı. Fabrikadaki tüm molalarda zamanlarını beraber geçirirlerdi. Ahmet bir büyüğü olarak kendisine değer verirdi. Onun sözünü dinlerdi.  Seri üretilmesi gereken fabrikada zaman zaman sorunlar çıkardı. Bu konuda Yurdal abi pek boş kalmazdı. Bir hata olduğunda bir mühendis edasıyla işe yaklaşır hatanın kaynağını çözerdi. Zaman ona büyük bir misyon yüklemişti. Taşıdığı yükün bilincinde olup, yapması gerekeni büyük bir hünerle ortaya çıkarırdı. İkisi bir araya geldiğinde genelde köyden bahsederlerdi. Çocukken köydeki başından geçen olayları anlattıkça fabrikadaki işçiler büyük bir dikkatle onu dinlerdi. Şakalaşmayı severdi. İnsanlar arasında ayırım yapmayıp bir abi gibi tüm sorunlara çözüm bulurdu.

Yurdal abisi ona, Ehmı derdi.  Bir molada otururken Ehmı bu akşam bize gelsene dedi. Ahmet olur, gelirim dedi. O gün iş bitmişti. İkisi arabaya binerek yol almaya başladılar. Yurdal abisinin evine gidiyorlardı.  Yurdal abisinin evi çarşının içindeydi. Eve vardıklarında sofra hazırdı. Ayşe yengesi yine hünerini göstermiş harika yemekler yapmıştı. Bu yemeklerden en çok hengel hoşuma gitmişti; yufkayı küçük kareler şeklinde keser, suyun içinde haşlar, sonra haşlanmış hamuru tabağa boşaltır ve üzerine yoğurdu boşaltırdı. Yemekleri yedikten sonra koyu sohbetler devam etti. Ahmet vedalaştıktan sonra evinin yolunu tuttu. Evine gittiğinde vakit hayli geç olmuştu. Üstünde hafif bir yorgunluk vardı. Düş aldıktan sonra kanepeye uzanıp televizyon seyretti.  Saat epey geç olmuştu. Uyuması gerekiyordu yarın yapılacak işleri vardı.

Sabah uyandığında, önceden kararlaştırdığı gibi Yurdal Abisi ile birlikte Sarıkamış’ta okuyan gençleri ziyaret edecektiler. Yurdal abisini de yanına alan Ahmet okula yöneldi. Yolda yürürken Ahmet’in kafasında değişik fikirler gelip gidiyordu. Sanki bir boks ringindeydi. Kafasına atılan her yumruk gelecekle ilgili alınacak bir karar gibiydi. Sürekli gençleri düşünür onların geleceğinde güzel işlere imza atacağı günleri hayal eder dururdu. Beklediği geleceğe kavuşmaları için bir atılımda bulunmalıydı.

 Gelecekte eğitimli olmanın önemini kendine şiar edinmiş olan Karakurt ailesi bu konuda oldukça başarılıydı.  Köyde ne kadar genç varsa hepsi okumak için adeta yarışıyorlardı. Okuma şartlarının güç olması bile, onları yıldırmıyordu. Biliyorlardı ki, dedeleri Halil Bey ve Halit Beyin ne kadar önemli işlerle imza attıklarının bilincindeydiler. Tüm öğrencilerin omzunda büyük bir sorumluluk vardı. Kışın Sarıkamış’ta okuyacaklardı. Yazında köyde çalışıp ailelerine yardımcı olacaklardı. Ailenin yanında olmadan dışarıda okumak büyük bir fedakârlık istiyordu. Kendisi bunu yaşamıştı. Gençlerin ne sıkıntı çekeceğini biliyordu. Onlara yardımcı olmak için çırpınıyordu.

Okul biraz yüksekteydi. Yükseğe çıkıldıkça yorulmuştu Yurdal abisinin, kalbi çarpmaya başlamıştı.  Bu durumu sezinleyen Ahmet,

—Abi  bu kahvede bir çay içip öyle yolumuza devam edelim.

—Olur Ehmı.

Kahvede bir masaya oturdular. Yurdal Abisi gür bir sesle,”Bize iki çay getirsene.”dedi.

Beraber kahvede otururken gençlerle ilgili yorumlar yapıp gelecekleri için ne yapabileceklerini tartıştılar. Yönlendirme konusunda onların bilinçlendirilmesi gerektiğinde anlaştılar.

Bu arada çaylar geldi, gelen çayların yanında çay kaşığı yoktu. Çayın yanında minik bir şekerlik vardı. Şekerliğin içinde şekerler minicik kesilmişlerdi. Kıtlama şeker çay içiliyordu. Bir şekeri ağzına atar onunla çayını yudumlardın.

Yurdal abisi, “ Ehmı hadi gidebiliriz artık.” dedikten sonra beraberce kahveden çıkıp okula yoluna devam ettiler. Okul bahçesinde kocaman bir alan etrafında büyük çam ağaçları vardı. İçeri girdiklerinde nöbetçi öğrenci onları kapıda karşıladı. Nöbetçi öğrencinin yardımıyla Müdür Yardımcısına gittiler. Müdür yardımcısı öğrenciler hakkında bilgi verdi. Aldıkları bilgilerle sevinçleri artıyor moralleri düzeliyordu. Gençlerle görüşmek için teneffüsü beklemeye başladılar. Teneffüs zilinin çalmasıyla birlikte bütün öğrenciler dışarı çıkmaya başladılar. Nöbetçi öğrenci gençlere haber verdi. Tüm gençler kantinde bir masanın etrafında toplanmıştı. Yurdal abiside onlarla konuşuyordu. Hepsi Yurdal abiyi dinliyor ve onun önerilerini önemsiyordu. Gençler derslerinin iyi olduğunu söylediler. Hepsinin gözlerinde büyük bir ışıltı vardı. Okumaktan zevk alıyorlardı. Geleceklerini şekillendirecek eğitim hayatı için yaptıklarının bilinceydiler. O gün büyük bir iletişim olmuştu. Görüşme mini bir seminer havasında geçmişti. Gençler onu gördükleri için sevindiler. Yurdal abi gençlere harçlıklarını verdi. İçeri ziliyle beraber vedalaştılar. Hızlı bir şeklide sınıflarına doğru gitmeleriyle koridorlar aniden boşaldı. Ortalık tekrardan sessizliğe büründü.

Yurdal abisi, Ahmet’e dönerek, “Böyle gençlerimiz olduğu için sevinçliyim. Bunlar bizim geleceğimizdir. Onları sevmeli ve onlara gereken önemi vermeliyiz.” dedi.

Ahmet’te abisinin dediklerini onaylarcasına kafasını sallıyordu.

Sonra okuldan çıkıp evlerine doğru gittiler. Yurdal abisi gençler için ne kadar iyimser düşünüyordu. Ahmet inşallah gençler ailelerin emeklerini boşa çıkarmazlar diye düşündü. Biraz yürüdükten sonra Murat arkadaşıyla karşılaştı. Murat Ahmet’e dönerek:

—Ahmetciğim bizi acı suya götürsene, okullumuza yeni gelen öğretmen arkadaşıma orayı göstermek istiyorum.

—İyi olur, zaten benimde herhangi bir işim yoktu.

—Arslan arkadaşım, beni hiç üzmez.

— Ne demek arkadaşım, yeter ki sen iste.

Murat öğretmen arkadaşını çağırdı ve Ahmet’i, Nuray Hoca ile tanıştırdı.  Nuray çiçeği burnunda yeni bir öğretmendi. Gözlerinden ışık parlıyordu. Öğrendiği tüm bilgileri öğrencilere aktarmak istiyordu. Çok idealist birine benziyordu. Konuştukça ne kadar bilgili olduğu ortaya çıkıyordu.

Yapmak istediklerini onlarla paylaşıyordu. Okulunu ve öğrencilerini çok sevmişti. Gerçekleştirmek istediği ne varsa önüne serilmişti. Artık gerisi kendisindeydi. Ne yapacağını iyi bildiği için içinde, yetiştirmek istediği öğrenci profilini görür gibiydi.

 Murat, öğretmen arkadaşına dönüp, konuşmaya başladı.

- Sarıkamışlı olup da bu yerleri bilmeyen yâda gezmeyene Sarıkamışlı denilmez. Şimdi seni bu yerlerden birine götüreceğim.

—Öğretmen arkadaşı neden olmasın. Dedi.

Hep birlikte arabaya bindiler. Sarıkamış’ın içinde ilerlediler. Sarıkamış’ın tam merkezinde Atatürk heykeli ve çevresinde oturma mekânları oluşturulmuş büyük bir alan vardı. Hemen ilersinde bir cami ve caminin hemen önünde iki musluklu bir çeşme vardı. Sarıkamış halkının susuzluğunu gidermek için yapılmış çeşme, güzel kaynak suyuna sahipti.  Dümdüz bir yoldan yukarı Sarıkamış tarafına doğru ilerlediler. İleride solda büyük bir kaya vardı. Beyaz renkli büyük kayanın altında kooperatif evleri buluyordu. Bu evlerin hemen arkasında büyük bir dere akardı. Dereyi geçtikten sonra ağaç deposu gibi bir yere varılırdı.

Murat, Ahmet’e seslenerek “Burada biraz durur musun?” dedi.  Arabadan indiler. Nuray öğretmene uzaktan Katerina’ın köşkünü gösterip, bu ağaç köşkün yapılış amacı ve köşkün nasıl yapıldığı hakkında bilgi verdi. Bir gözlem evi gibi ormanlığın içinde adeta bir şatoyu andırıyordu. Nuray öğretmen verilen bilgilerden sonra çok şaşırmıştı. Murat, Nuray’a dönerek, “Oraya da başka bir zaman gideriz.” dedi.

Arabaya binip, “Acısuya” doğru gitmeye başladılar. Yukarı Sarıkamış’tan geçip, Soğanlı yaylası yönüne doğru gittiler. Şehirden iyice uzaklaşmışlardı. Nuray öğretmenin dikkatini çeken en önemli konu yeşillikti. Harika bir manzara eşliğinde yollarına devam ettiler. Yolun sağında tren yolu ve solunda çam ağaçları ve olabildiğince bir yeşillik vardı. Yeşilliğin içinde de bir dere akıyordu. Kartpostallardaki resimler böyle yerlerde çekiliyordur diye konuştular.  Yukarı Sarıkamış’tan sonra 10 dakika içinde Acısu’ya vardılar. Ahmet arabayı uygun bir yere park etti. İndikleri anda, temiz hava, yemyeşil ortam ve deredeki akan suyun sesi, onları mest etmişti.

Nuray, “Allah’ım ben cennette miyim?” diye seslendi. Bunu duyan Murat

—Evet, burası cennetin ta kendisi.

Ahmet arabadan fotoğraf makinesini alarak arabanın kapısını kapattı.

—Yeter baktınız birde aşağıya inelim.

Beraber aşağıya çeşmeye indiler. İlk önce dereden geçmeleri gerekiyordu.  Dereyi geçeceklerin adımlamaları için, dereye uygun bir şekilde taşlar yerleştirilmişti. Nuray, “Dereye düşeceğim.” diye mırıldanıyordu. Ahmet ise, “Korkma düşmezsin. Beni takip et.” diye cesaret verdi.

—Bak benim gibi adımlarını taşlara göre ayarlayarak at ve ilerlemeye devam et.

Nihayet karşıya geçtiler. Acısu’da çimentodan yapılmış üç oluktan oluşan bir çeşme vardı. İşin garip tarafı her oluktan değişik tatda bir su akıyordu. Sırasıyla tüm oluklardan su içtiler. Bu bir mucizeydi galiba nasıl olurda sular karışmaz. Sulardan biri tatlı, biri acı, biri de maden suyu gibiydi. Sürekli oluk oluk akıyorlardı. “Bu güzel su neden değerlendirilmiyor acaba?” diye soran Nuray, içtiği değişik tatlardan dolayı çok şaşırmıştı.

Biraz oturduktan sonra acı suyun biraz aşağısında soğuk kaynak suyu akıyordu oradan da bol su içip, birkaç resim daha çekildikten sonra, tekrar yollarına devam ettiler.

Yolda Sarıkamış’a giderken Nuray öğretmen hayretler içindeydi. Sarıkamış’ın bu kadar güzel yerleri olacağını tahmin edememişti. Sarıkamış’ın tarihi ve doğal güzellikleri karşısında bir şey diyemedi. Yolunuzda devam ederken yolun kenarında büyük baş hayvanların meydana getirdiği bir nahır vardı. Hayvanlar otlasın diye meraya salınmıştı. Ahmet yolda dikkatli gitmek zorundaydı, anında yola çıkabilirdiler.  Yavaş yavaş giderken âdete yolda akıyordular; sanki bir nehir de, salın üzerinde gider gibi bir his uyandırıyordu. Yukarı Sarıkamış’ı geçtikten sonra şehrin merkezine doğru gittiler.

Ahmet arabayı park ettikten sonra, Murat ve Nuray, Ahmet’e teşekkür ettiler. Ahmet, karşılık olarak, “Hiç önemi yok. İnşallah havalar ısınınca beraber bir piknik yaparız.”dedi.

Aslında üçü beraber güzel bir gün geçirmiştiler.  Ahmet, Sarıkamış’ta yaşadığı için çok mutluydu. Yorulmuştu, doğruca evine gitti. Akşam yemeğini yedikten sonra kanepeye uzanarak biraz dinleneyim dedi..  Güzel günün anılarını gözünde canlandırdı. Birden aklına çektiği fotoğraflar geldi. Fotoğraf makinesini alarak teker teker hepsine baktı. Resimler birer anı olarak hafızadaki yerini almıştı. Gün gelecek çektiği fotoğraflara bakıp, geçmişte yaşadıklarını daha çabuk hatırlayacağı için, böyle bir çalışma yaptığından dolayı kendisiyle gururlandı ve hafifçe tebessüm etti.

Zaman gece yarısını gösterince Ahmet yatağına girip uyumaya başladı.  Sabah saatlerinde doğan güneş, her zaman olduğu gibi odasına vururdu. Odasını hem aydınlatır hem de ısıtırdı. Yatağında kalkan Ahmet, hızlı bir şekilde kahvaltı yaparak arabasına binip işyerine doğru gitti. Sarıkamış’ta sabah olduğunda köylerden gelen insanlarla dolardı. Köy yaşantısında, bir ihtiyacı olan insanlar sabah erkenden şehire gelir, ihtiyaçlarını karşılarlardı. Bu Sarıkamış’a büyük bir enerji verir, adeta Aras Nehri gibi coştururdu. Bu yüzden, çarşıda, sabah tatlı bir koşuşturma vardı. İşlerini halledenler, kahvede oturur, sıcak çaylarını içerdiler.

Sarıkamış’ın içinden geçip, fabrikaya doğru gidildiğinde, çıkışa yakın yerde büyük bir köprü vardı. Karsa giden demiryolu buradan geçerdi. Köprüyü geçtikten sonra yola devam edip fabrikaya gitti. Fabrikaya gittiğinde bölüm şefi, Ahmet’i yanına çağırıp, “Yarın, Kars Halk eğitim Müdürlüğü’nde, bir seminer var. Oraya gidip seminere katılmanı istiyorum.” Dedi.  Ahmet tamam deyip işinin başına gitti. İşe başladığında, “Yarın Kars’a gideceğim. İyi olur benim içinde bir değişiklik olur.” diye düşünüyordu.  İşte çalışırken dikkatli olmak gerekiyordu. Yanlış bir ölçümde derinin boşa gitmesi anlamına geliyordu. Ayakkabı yapılan yerde deriden dolayı garip bir koku vardı. Çalışırken molayı iple çekerdi, Yurdal abisiyle çay içmek için. Yurdal abisine, yarın Kars’a gideceğini söyledi. Yurdal abisi de onu teşvik ederdi. “Aferin Ahmet, bu senin için büyük bir şans, aldığın bu eğitimden dolayı gelecekte mevkiin değişebilir.” dedi. Ahmet,  Yurdal abisinin dediklerinden dolayı mutlu olmuştu.

O gün işler bittiğinde tekrardan evine geldi. Evine gelip yarın ki hazırlıklarını yaptı. Hazırlıkları bittiğinde koltuğa oturup beğendiği bir kitabı alıp okumaya başladı. Kitap okuma onun için bir tutkuydu. Kitap okudukça kendinden geçer adeta kitapla bütünleşirdi. Bazen de kitapta hoşuna giden kısımların altını çizerdi. Ya da not defterine alıntıları yazardı. Anekdotları o kadar çoğalmıştı ki neredeyse defteri dolmuştu. Kitap okumanın ne kadar önemli olduğunu bilincindeydi. O yüzden gençlere bu konuda hep öğütler verirdi. Bazen de kitap alır onlara hediye ederdi.

Sabah olduğunda çantasını aldığı gibi arabasına binip istasyona gitti. Arabayla Kars’a gitmek istemiyordu. Tren yolunu özellikle tercihiydi. Trenle seyahat yapmak onun için daha avantajlıydı. İstediği gibi çevreyi inceleyebiliyordu. Kitap okuyabiliyordu.

İstasyona vardığında arabasını uygun bir yere park etti. Gişe memurunun yanına gitti.

—Kars’a saat kaçta tren kalkıyor.

—Bir saat sonra kalkıyor.

—İyi o zaman bir tane bilet alabilir miyim?

—Parasını ödedikten sonra,  niye almayasın?

—Yavuz bey burada mı acaba?

—Evet, şefimiz içeride.

—Teşekkür ederim.

Daha sonra içeri girip Yavuz dedesinin yanına gitti. Yavuz dedesinin elini öptükten sonra sohbet etmeye başladılar. Hemen çaylar geldi.  Çayları yudumlarken dedesiyle güncel konulardan bahsettiler. Yavuz dede uzun süredir bu istasyonda çalışmaktaydı. Yöredeki tüm insanlar tarafından tanınan ve sevilen birisiydi. Ekmelilik dönemi yaklaşmıştı. Demiryolu kenarında Ruslardan kalma taş lojmanlarda kalıyorlardı. Yerinden oldukça memnundu; en büyük sorunlarından birisi, kışın yağan kardan dolayı çığ altında kalan yollardı.  Düşen çığlar zamanla temizleniyor, tekrardan ulaşıma açılıyordu. Çaylar içildikten sonra, Ahmet saatine baktı, trenin saati yaklaşmaktaydı. Tren geldiğinde büyük bir ses çıkarırdı. Gelen sesle beraber gitme zamanı gelmişti.

Yavuz dedeyle vedalaştıktan sonra trene binmek için yürümeye başladı. Trene bindikten sonra Yavuz dedesine el salladı. Yavuz dedede karşılık verdi. Hareket memurun hareketiyle tren hareket etmeye başladı.

Tren hareket ettikçe aslında zamanın nasıl geçtiğini ve bu dünyada aslında garip bir yolcu olduğunu hatırladı. Zaten yaşananlar da bunun göstergesiydi. Mutlu olmak, başarılı olmak, bular yaşantımızı şekillendiren önemli etmenlerdi. Ne kadar direnmeye çalışsak ise de yaşantımız, bu kaide doğrultusunda devam etmektedir.

Selam ve Sevgilerimle...

Yahya KARAKURT / Eğitimci / Yazarın Diğer Yazıları / Sarıkamış Harekatı / Sarıkamış Kayak Merkezi

Sarıkamış Şehitleri / Ölüm Bir Kardelendir Sarıkamış'ta... / Beyaz Ölüm /Siz Hiç Düşündünüz mü Sarıkamış'ı?

Reklamlar

 

Sarıkamış Harekatı

Sarıkamış Şiiri

Sen de Ağla Sarıkamış

Sarıkamış Şehidi

Sarıkamış'ta Hayat Bir Başkadır (Öykü) 

Sarıkamış İçinde

Sarıkamış Kayak Merkezi

Beyaz Ölüm

Sarıkamış Şehitleri

Haydi Kars'a Gidelim!

Haydi Sarıkamış'a Gidelim!

Siz Hiç Düşündünüz mü Sarıkamış'ı?

Katerina Köşkü Sarıkamış

Soğanlı Yaylası

Kars Sarıkamış EMİTT Fuarı'nda

Sarıkamış'ın Coğrafik Özellikleri

Ölüm Bir Kardelendir Sarıkamış'ta

Haydi Sarıkamış'a

İzin alınmadan kopyalanamaz ve kullanılamaz. Her hakkı saklıdır.© Design, By Karakurt